Mebdeler (Mebâdi);
ilimlerin temel meselelerinin ve aslî maksadlarının kendilerine dayandığı
başlangıç bilgileri, genel ilkeler, Küllî ve temel önermelerdir. İlimlerin
temel meselelerde doğru snuçlara ulaşmak, maksadı gerçekleştirmek için hareket noktası
oluştururlar. İlimlerin hakikatlarını teşkil eden konuları isbata vesile
olduklarından dolayı mebâdi'ye "vesâil" de denir.
- Her hâdisin bir muhdise (var ediciye) ihtiyacı vardır.
- Hakikat kişilerle bilinmez, kişiler hakikatlerle bilinir (Hz.
Ali)
- İnsan için aczini idrak, idraktir.
- İnsan için aczini idrak, idraktir.
- Hakikatin, İslam inancının alt ve üst
limitleri vardır. Ancak sapkınlığın ve sapkın görüşlerin limiti yoktur.
- Haber-i vahid, zan ifade eder; akide alanında da zanna itibar edilmez.
- Değişiklik hâlinde olan her şey hâdisdir (varlık alanına sonradan çıkmıştır).
- Hâdislerden (sonradan varolan varlık ve niteliklerden) hâlî olmayan şey de hâdistir.(Hadis varlıklara mahal olan varlığın kendisi de hâdistir.)
- Cevherler ve cisimler arazlardan hâlî değildir.
- Her hâdisin bir muhdise (var ediciye) ihtiyacı vardır.
- Her mümkinin (varlığı mümkün mevcudun) bir varedicisi vardır.
- Her eserin bir müessiri vardır.
- Varlığının başlangıcı olanın sonu da vardır (ezelî olmayan ebedî değildir).
- Kıdemi sabit olanın ademi muhaldir.
- Varlığının başlangıcı olanın sonu da vardır (ezelî olmayan ebedî değildir).
- Kıdemi sabit olanın ademi muhaldir.
- Bekâsı olmayanın kıdeminden söz edilmez.
- Çıkarların çatıştığı bir dünyada
ahlâkı belirlemek için faydaya değil, maksimum faydayı belirlemek için ahlâka
dayanmak gerekir.
- Mekandan münezzeh olan için cihet/yön
düşünülemez.
- Her mümkünün onu mümkün şekillerden belli birine tahsis edecek bir
varlığa ihtiyacı vardır.
- Her hâdisin bir
muhdisi (varedici bir sebebi) vardır.
- İman marifet (bilgi) değildir ama
marifetsiz de değildir.
- Küçük cemaat için büyük cemaat
ötekileştirilmemeli ve değeri düşürülmemelidir. Büyük cemaat (السَّوادُ
الأَعْظَمُ), tüm İslam ümmetidir.
- Küfrü zahir insanlara rahmet okuyan
ama ihtilafa düştüğü müslümanlara düşmanlık edenlerden öğrenilecek din, tahkike
muhtaçtır.
- Kelamda asl’olan zahirî manadır.
- Tevile başvurmayı gerektiren kesin bir delil olmadıkça
zahirî mana bırakılmaz.
- Malum ilme değil, ilim maluma tabidir.
Bilgi, bir şeyin nasıl olacağını belirlemez. Aksine bir şeyin nasıl olacağı,
bilgiyi belirler. Bilgi, bilinenin nasıl olacağını belirlediği
için değil ona uygun olduğu için bilgi olur.
- İlahî ilim, kulun seçim ve fillerine
tesir etmez.
İlahî ilim nedeniyle insan, seçim ve fiillerinde
mecbur olmaz. İnsan şer yerine hayrı seçebilir. Allah onun hayır yerine şerri
seçebileceğini de bilir. Ama insan hayır yerine şerri seçecek olsa Allah da
onun şerri seçeceğini bilir.
- Te'vile dayalı görüşleri nedeniyle ehl-i kıble tekfir
edilemez.
- Zannî delillere dayalı bilgileri reddeden kimse tekfir
edilemez.
- Haber-i vahide dayalı bilgileri reddeden kimse tekfir
edilmez.
- Bilme imkânına henüz ulaşmadan, kişi, bilmediği
akidelerden dolayı tekfir edilemez.
- İnsanlar yalanı sevmezler, yalın
doğruyu istemezler. Din ise insanı kendi yalın gerçeğiyle yüzleştirir (nefs
muhasebesi).
- “Bid’at, şeytan için günahtan daha sevimlidir. Çünkü bid’atin tevbesi olmaz... Bid’atı yapan, yapmaya devam ettiği sürece dini bir görev yaptığını düşünür ve bu işi sever. Dolayısı ile insan sevdiği bir işten tevbe etme gereği de duymaz.” (Süfyan-ı Sevri'den nakleden İbn-i Teymiyye, Takva Yolu, 14.)
- Allah imhâl eder (mühlet verir) ama ihmal etmez.
- Düzensizliklerden düzen; rasgeleliklerden kanunluluk çıkmaz.
- "Kudret elinde Güneş ve zerre birdir."
- Düzensizliklerden düzen; rasgeleliklerden kanunluluk çıkmaz.
- "Kudret elinde Güneş ve zerre birdir."
- Zıtların birleşmesinde;
lezzet içinde elemin bulunmasında, hayır için şerrin yaratılmasında, kudret,
tecelli eder. (Nursî, Sözler (YA), 661.)
- Bireyin özgürlüğü, toplumun ve siyasî gücün saygı göstermesi
gereken bir mukadderattır.
- Amel nedeniyle ehl-i kıble tekfir edilemez.
- “Lâzım-ı mezhep,
mezhep değildir.”
Bir görüşü benimseyenlerde görülen bir hal, o görüşe
aynileştirilemez. Bu fiil kâfirlerde görülüyor gerekçesi, bir kişiyi küfürle
itham etmek için yeterli bir neden değildir.
- “Lüzûm-ü küfr değil, iltizâm-ı küfr küfrü gerektirir.”
Bir kimsenin bir görüşünden veya bir söz ve fiilinden bir başkası
çeşitli çıkarımlarda bulunabilir ve bunlar küfür olarak anlaşılabilir. Ancak o görüşün,
sözün veya fiilin sahibi, küfrü bir inanç olarak benimsemiyorsa, aksine din
olarak islam’ı benimsiyorsa, tekfir edilemez.
- Kötüyü, kötü olduğu kadar tenkit et;
tenkidin onun kötülüğünü aşmasın!
- Müslümanı öz-eleştiri tavrıyla tenkit
et; onun yanlışlarını bırakıp da müslümanlıktan kaynaklanan yanını tenkit etme!
KIRK KELAM TERİMİ
KIRK İNANÇ ESASI
KIRK İNANÇ ESASI
KIRK HADİS
“Her doğan, ancak fıtrat üzere doğar, Ancak anne-babası onu yahudileştirir, hristiyanlaştırır veya mecusileştirir,.. Tıpkı hayvanın azaları tam bir yavru doğurması gibi. Kulağı kesik olarak doğmuş hayvana rastlar mısınız?" (مَا مِنْ مولودٍ إلّا يُولَدُ علَى الفِـطْــرَةِ، فَأبَواهُ يُهَوِّدَانِهِ أوْ يُنَصِّرَانِهِ أوْ يُمجّسَانِهِ كَمَا تُنْتِجُ البَهيمةُ بَهِيمةً جَمْعَاءَ، هلْ تُحسونَ فيهَا من جَدْعاءَ.)” (Buhârî, "Cenâiz" 80, 93; Müslim, "Kader", 22; Ebu Davud, "Sünnet", 18; Tirmizî, "Kader", 5.)
“Tedavi olun, Allah'ın kulları! Doğrusu Allah Teâlâ, ölüm dışında, şifasını da yaratmadığı bir hastalık vermemiştir .” (İbn Mâce, Tıbb, 1.)
“Tedavi olun, Allah'ın kulları! Doğrusu Allah Teâlâ, ölüm dışında, şifasını da yaratmadığı bir hastalık vermemiştir .” (İbn Mâce, Tıbb, 1.)
“Allah’ım!
Sen evvelsin, senden önce hiçbir şey yoktur; sen âhirsin, senden sonra hiçbir
şey olamaz .” (Müslim,
“Zikir”, 61; Tirmizî, “Da’avât”, 19; İbn
Mâce, “Duâ'”, 2.)
“Doğruluk iyiliğe
götürür. İyilik de cennete iletir. İnsan doğru söyleye söyleye sonunda Allah
katında doğru olarak yazılır. Yalancılık fenalığa, fenalık da cehenneme
götürür. İnsan yalan söyleye söyleye sonunda Allah katında yalancı olarak
yazılır .” (Buharî, Edeb, 10 (5743); Müslim, Birr 2607.)
“Mümin günah
işlediğinde kalbinde kara bir leke olur. Tevbe eder, uzaklaşır ve istiğfar
ederse kalbi (yine) parlar. Aksine günah tekrarlanırsa, o leke de artar. Bu,
Allah'ın “Hayır, onların kazandıkları, kalblerinin üzerinde pas tutmuştur” ayetinde zikrettiği pastır .” (İbn Mace,
"Zühd", 29; Muvatta, "Kelam",18.).
“İman etmedikçe cennete girmezsiniz, Birbirinizi
sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız..." (Müslim “İman",
54.)
“…Şüphesiz ki
ümmetimin müflisi, kıyamet günü namaz, oruç ve zekât sevabıyla gelen ancak,
birine kötü söz söylemiş, diğerine iftira etmiş, ötekinin malını yemiş, bir başkasını
da dövmüş… olan kimsedir. Onun yaptığı ibadetlerin sevabı, yediği kul hakkı
ölçüsünce, zarar verdiği kimselere verilir. Ancak, üzerindeki kul hakları
bitmeden sevapları biter. Bundan sonra da çiğnediği kul hakkına bedel olarak
hak sahiplerinin günahları kendisine yüklenir. Böylelikle hesap günü onu
cennete götürecek hiçbir şeyi kalmaz.” (Müslim, “Birr”, 59, 60; Tirmizî, “Kıyamet”, 2.)
“Ümmetimin
yarısının cennete girmesi ile onlara şefaat etme hakkım arasında muhayyer
bırakıldım ve şefaati seçtim. Şefaatim Allah’a şirk koşmayarak ölenler içindir.”
(Tirmizî, “Kıyame”, 13.).
"Kalem
üç kimseden kaldırılmıştır: Buluğa erene dek çocuktan, aklı başına gelene dek
deliden, uyanana kadar uyuyandan." (Buhârî, “Talak” 11; Ebû Davud,
“Hudûd” 16; Tirmizi, “Hudud” 7; Nesaî, “Talak” 21.)
KIRK AYET
“Hiç yaratan bilmez mi? O, en ince işleri görüp bilmektedir ve her şeyden haberdardır (أَلَا يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ).” (Mülk 67/14.).
“Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah’a âit olmasın (وَمَا مِن دَآبَّةٍ فِي الأَرْضِ إِلاَّ عَلَى اللّهِ رِزْقُهَا)…” (Hûd 13/1.)
“…Gerçekte zan, hakikat
adına hiçbir şey ifade etmez (وَإِنَّ
الظَّنَّ لَا يُغْنِي مِنَ الْحَقِّ شَيْئًا).” (Necm
53/28.)
“Hani Rabb'in âdemoğullarının
sırtlarından zürriyetlerini almış ve onları kendilerine şahit tutmuştu: ‘Ben
sizin Rabb'iniz değil miyim?’ ‘Evet Rabb'imizsin’ demişlerdi. (Öyle ki) kıyamet
gününde ‘Bundan haberimiz yoktu’ ya da ‘Önceden atalarımız şirk koşmuştu, biz
de arkalarından gelen bir nesildik; bizleri batıla sapanların yaptıkları
sebebiyle mi helak edeceksin?’ demeyesiniz (وَإِذْ
أَخَذَ رَبُّكَ مِن بَنِي آدَمَ مِن ظُهُورِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَأَشْهَدَهُمْ
عَلَى أَنفُسِهِمْ أَلَسْتُ
بِرَبِّكُمْ قَالُواْ بَلَى شَهِدْنَا أَن تَقُولُواْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ إِنَّا
كُنَّا عَنْ هَذَا غَافِلِينَ أَوْ تَقُولُواْ إِنَّمَا أَشْرَكَ آبَاؤُنَا مِن
قَبْلُ وَكُنَّا ذُرِّيَّةً مِّن بَعْدِهِمْ أَفَتُهْلِكُنَا بِمَا فَعَلَ
الْمُبْطِلُونَ).” (Araf
7/172-173.)
“Öyleyse yüzünü, tevhide inanmış olarak dine,
Allah’ın fıtratına çevir ki O, insanları bu fıtrat üzere yaratmıştır. Allah’ın
yaratmasında hiçbir değişiklik yoktur. Doğru din budur, ama insanların çoğu
bilmezler (فَأَقِمْ
وَجْهَكَ لِلدِّينِ حَنِيفًا فِطْرَةَ اللَّهِ الَّتِي فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْهَا
لَا تَبْدِيلَ لِخَلْقِ اللَّهِ ذَلِكَ الدِّينُ الْقَيِّمُ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ
النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ).” (Rum 30/30.)
“O, yedi göğü, birbiri
üzerine yarattı. Rahmân’ın yaratmasında bir aykırılık, uygunsuzluk görmezsin.
Gözünü çevir, bir bozukluk görüyor musun? Sonra gözünü tekrar tekrar çevir...
Göz (aradığı bozukluğu bulmaktan) âciz ve bitkin hâlde sana dönecektir.” (Mülk
67/3-4.)
“Yeri uzatıp yaydık,
orada sabit dağlar yerleştirdik, yine orada miktarı ve ölçüsü belirli olan şeyler
bitirdik.” (Hıcr 15/19.)
“Biz, her şeyi bir ölçüye göre yarattık (إِنَّا
كُلَّ شَيْءٍ خَلَقْنَاهُ بِقَدَرٍ).”
(Kamer
49.)
Ebû 'Azbe, er-Ravdatü'l-Behiyye, 37; Ebû Ya’lâ, el-Mu'temed, 25.)
“…Karada ve denizde olanları o bilir. Bir yaprak düşmez ki onu o (Allah) bilmesin; ne toprağın karanlıklarında bir tane, ne de kuru ve yaş hiçbir şey yoktur ki o, her şeyi açıklayan Kitap’ta bulunmasın (وَعِندَهُ مَفَاتِحُ الْغَيْبِ لاَ يَعْلَمُهَا إِلاَّ هُوَ وَيَعْلَمُ مَا فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَمَا تَسْقُطُ مِن وَرَقَةٍ إِلاَّ يَعْلَمُهَا وَلاَ حَبَّةٍ فِي ظُلُمَاتِ الأَرْضِ وَلاَ رَطْبٍ وَلاَ يَابِسٍ إِلاَّ فِي كِتَابٍ مُّبِينٍ).” (En’am 6/58.)
“…Karada ve denizde olanları o bilir. Bir yaprak düşmez ki onu o (Allah) bilmesin; ne toprağın karanlıklarında bir tane, ne de kuru ve yaş hiçbir şey yoktur ki o, her şeyi açıklayan Kitap’ta bulunmasın (وَعِندَهُ مَفَاتِحُ الْغَيْبِ لاَ يَعْلَمُهَا إِلاَّ هُوَ وَيَعْلَمُ مَا فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَمَا تَسْقُطُ مِن وَرَقَةٍ إِلاَّ يَعْلَمُهَا وَلاَ حَبَّةٍ فِي ظُلُمَاتِ الأَرْضِ وَلاَ رَطْبٍ وَلاَ يَابِسٍ إِلاَّ فِي كِتَابٍ مُّبِينٍ).” (En’am 6/58.)
“Allah’ı unutup da
Allah’ın da onlara kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın (وَلَا
تَكُونُوا كَالَّذِينَ نَسُوا اللَّهَ فَأَنسَاهُمْ أَنفُسَهُمْ)...” (Haşr 59/19.)
“De ki: ‘Eğer
söyledikleri gibi Allah’la beraber (başka) ilahlar olsaydı o zaman o ilahlar da
arşın sahibine ulaşmak için elbette bir yol ararlardı. (قُل لَّوْ كَانَ مَعَهُ آلِهَةٌ كَمَا
يَقُولُونَ إِذًا لاَّبْتَغَوْا إِلَى ذِي الْعَرْشِ سَبِيلاً)” (İsrâ
17/42.). “…O'nun yanında hiçbir
tanrı yoktur, olsaydı, her tanrı kendi yarattığı ile beraber gider ve
birbirinden üstün olmağa çalışırlardı (وَمَا
كَانَ مَعَهُ مِنْ إِلَهٍ إِذًا لَّذَهَبَ كُلُّ إِلَهٍ بِمَا خَلَقَ وَلَعَلَا
بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ)…”
(Mü’minun
23/91.).
“O, ilk ve sondur
(هُوَ الْأَوَّلُ وَالْآخِرُ)…”
(el-Hadîd 57/3.) “Yeryüzünde bulunan her şey fânidir
(sonludur); ancak yüce ve cömert olan Rabb'inin vechi bâkidir (كُلُّ
مَنْ عَلَيْهَا فَانٍ وَيَبْقَى وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الْجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ).” (Rahmân 55/26-27.) “…O'nun vechi
dışında her şey yok olur (كُلُّ
شَيْءٍ هَالِكٌ إِلَّا وَجْهَهُ)…” (Kasas
28/88). “...Allah, daha hayırlı ve daha kalıcıdır
(وَاللَّهُ
خَيْرٌ وَأَبْقَى).” (Tâhâ
20/ 73.) “Ölmez diriye
tevekkül et (وَتَوَكَّلْ عَلَى الْحَيِّ الَّذِي
لَا يَمُوتُ)...”(Furkân 25/58.)
“…O'nun
benzeri gibi hiçbir şey yoktur (لَيْسَ
كَمِثْلِهِ شَيْءٌ)…” “Gözler onu idrak edemez ama O, gözleri idrak
eder (لاَّ تُدْرِكُهُ الأَبْصَارُ وَهُوَ
يُدْرِكُ الأَبْصَارَ) …”
“Hiç yaratan bilmez mi? O, en ince işleri görüp bilmektedir ve her şeyden haberdardır (أَلَا يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ).” (Mülk 67/14.).
“...Onlar hakkındaki
bilgi Rabb’imin katında bir kitaptadır. Rabb’im yanılmaz ve unutmaz (قَالَ
عِلْمُهَا عِندَ رَبِّي فِي كِتَابٍ لَّا يَضِلُّ رَبِّي وَلَا يَنسَى).” (Taha 20/52.)
"...Şüphesiz Rabb'in dilediğini yapandır. (إِنَّ
رَبَّكَ فَعَّالٌ لِّمَا يُرِيدُ)..."
(Hûd 11/107. Bkz. Bürûc 85/16.)
“Bir şeyi irade ettiğimizde sözümüz, ona
ancak "Ol!" demektir; o hemen oluverir (إِنَّمَا
قَوْلُنَا لِشَيْءٍ إِذَا أَرَدْنَاهُ أَن نَّقُولَ لَهُ كُن فَيَكُونُ).” (Nahl
16/40)
“…Göklerin ve yerin gaybını
bilmek O’na aittir. O ne güzel görür, O ne güzel işitir! (لَهُ
غَيْبُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ أَبْصِرْ بِهِ وَأَسْمِعْ)…” (Kehf
18/26.)
"Andolsun biz
sizi deneyeceğiz ki, içinizden cihat edenleri ve sabredenleri bilelim ve
söylediklerinizi (doğru olup olmadığını) deneyelim (وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ حَتَّى نَعْلَمَ
الْمُجَاهِدِينَ مِنكُمْ وَالصَّابِرِينَ وَنَبْلُوَ أَخْبَارَكُمْ)."
(Muhammed 47/31. Ayrıca bkz.
Bakara 2/143; Hadid 57/25; Kehf, 18/12.)
“Allah hiç kimseyi gücünün yeteceğinden başkası ile yükümlü
kılmaz. Herkesin kazandığı (hayır) kendine, yapacağı (şer) de kendinedir.
Rabb’imiz! Unutursak veya hataya düşersek bizi sorumlu tutma.” (Bakara,
2/286, bkz. Mü'minun 23/62.)
“Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah’a âit olmasın (وَمَا مِن دَآبَّةٍ فِي الأَرْضِ إِلاَّ عَلَى اللّهِ رِزْقُهَا)…” (Hûd 13/1.)
“…Allah kulları hesabına küfre razı olmaz. Şükrederseniz
sizin hesabınıza razı olur (وَلَا يَرْضَى
لِعِبَادِهِ الْكُفْرَ وَإِن تَشْكُرُوا يَرْضَهُ لَكُمْ)…” (Zümer 39/7. Ayrıca
bkz. Leyl, 92/13.)
“Yolumuzda cihad
edenleri elbette kendi yollarımıza eriştireceğiz (وَالَّذِينَ
جَاهَدُوا فِينَا لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنَا)…” (Ankebût 29/69.) “Allah,
kimin bağrını İslâm'a açmışsa ise işte o, Rabb’inden bir nur üzerinde değil
midir? (أَفَمَن شَرَحَ اللَّهُ صَدْرَهُ
لِلْإِسْلَامِ فَهُوَ عَلَى نُورٍ مِّن رَّبِّهِ)” (Zümer 39/22.) “Allah,
yola gelenlerin hidayetini arttırır (وَيَزِيدُ
اللَّهُ الَّذِينَ اهْتَدَوْا هُدًى)...” (Meryem
19/76.) “Allah kime hidayet etmek
isterse onun göğsünü İslâm’a açar. Kimi de saptırmak isterse, onun da göğsünü,
göğe çıkıyormuşçasına daraltır, sıkar. işte böyle Allah inanmayanlara
kir-sıkıntı verir (فَمَن يُرِدِ اللّهُ أَن يَهْدِيَهُ
يَشْرَحْ صَدْرَهُ لِلإِسْلاَمِ وَمَن يُرِدْ أَن يُضِلَّهُ يَجْعَلْ صَدْرَهُ
ضَيِّقًا حَرَجًا كَأَنَّمَا يَصَّعَّدُ فِي السَّمَاء كَذَلِكَ يَجْعَلُ اللّهُ
الرِّجْسَ عَلَى الَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ)” (En’âm 6/125.)
“Ey iman edenler, Allah’tan ittikâ ederseniz size furkan
(iyi ile kötüyü ayıran [basiret]) verir, kötülüklerinizi örter ve sizi
bağışlar. Allah büyük lütuf sahibidir (يِا
أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ إَن تَتَّقُواْ اللّهَ يَجْعَل لَّكُمْ فُرْقَاناً
وَيُكَفِّرْ عَنكُمْ سَيِّئَاتِكُمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْ وَاللّهُ ذُو الْفَضْلِ
الْعَظِيمِ). (Enfal 8/29.)
“Kim ahiret ekinini
isterse, onun ekinini artırırız. Kim de dünya ekinini isterse ona da ondan
biraz veririz, onun ahirette hiçbir nasibi olmaz (مَن كَانَ يُرِيدُ حَرْثَ الْآخِرَةِ
نَزِدْ لَهُ فِي حَرْثِهِ وَمَن كَانَ يُرِيدُ حَرْثَ الدُّنْيَا نُؤتِهِ مِنْهَا
وَمَا لَهُ فِي الْآخِرَةِ مِن نَّصِيبٍ)." (Şuara 42/20.)
"Rabb’in,
merkezlerinde onlara ayetlerimizi okuyacak elçi göndermedikçe memleketleri de
helak edecek değildir (وَمَا كَانَ رَبُّكَ مُهْلِكَ
الْقُرَى حَتَّى يَبْعَثَ فِي أُمِّهَا رَسُولًا يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِنَا
وَمَا كُنَّا مُهْلِكِي الْقُرَى إِلَّا وَأَهْلُهَا ظَالِمُونَ).” (el-Kasas,
28/59. Ayrıca bkz. el-Kasas, 28/47; Tâhâ 20/134.)
"Allah yaptığından sorulmaz, onlarsa sorgulanır.
(لَا يُسْأَلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَهُمْ
يُسْأَلُونَ)" (Enbiyâ
21/23.).
“…Rabb’iniz rahmeti
kendi üzerine yazdı (كَتَبَ رَبُّكُمْ عَلَى نَفْسِهِ
الرَّحْمَةَ)…” (En’am,
6/54.) ve “…rahmeti kendi üzerine
yazdı (كَتَبَ عَلَى نَفْسِهِ الرَّحْمَةَ)...”
(En’am,
6/12.)
“Kullarım senden beni
sorarlarsa ben çok yakınım, dua ettiğinde duacının çağrısına icabet ederim.” (Bakara 2/186.)
“Biz hiçbir memlekete
bir peygamber göndermedik ki (karşı çıkmaktan vazgeçerek) yalvarıp yakarsınlar
diye ora halkını yoksulluk ve sıkıntıya uğratmış olmayalım (وَمَا أَرْسَلْنَا
فِي قَرْيَةٍ مِّن نَّبِيٍّ إِلاَّ أَخَذْنَا أَهْلَهَا بِالْبَأْسَاء
وَالضَّرَّاء لَعَلَّهُمْ يَضَّرَّعُونَ).”
(7/A’râf, 93. Ayrıca bk.
6/En’âm, 42.) “Andolsun, senden
önce bazı ümmetlere de peygamberler gönderdik. Sonunda, yalvarsınlar da tövbe
etsinler diye onları şiddetli yoksulluk ve darlıklarla yakaladık (وَلَقَدْ
أَرْسَلنَآ إِلَى أُمَمٍ مِّن قَبْلِكَ فَأَخَذْنَاهُمْ بِالْبَأْسَاء
وَالضَّرَّاء لَعَلَّهُمْ يَتَضَرَّعُونَ).” (En’âm
6/42.)
“…Sizi bir imtihan olarak kötülük ve iyilikle
deneyeceğiz (وَنَبْلُوكُم بِالشَّرِّ وَالْخَيْرِ
فِتْنَةً)…”( Enbiyâ
21/35.) “Doğrusu sizi biraz korku
ve açlıkla, biraz da mallar, canlar ve ürünlerden eksiltme ile imtihan ederiz.
Sabredenleri müjdele (وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِّنَ
الْخَوفْ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِّنَ الأَمَوَالِ وَالأنفُسِ وَالثَّمَرَاتِ
وَبَشِّرِ الصَّابِرِينَ).” (Bakara
2/155.)
“…Size verdiği şeylerde, sizi denemek için,
kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılan odur (وَرَفَعَ
بَعْضَكُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ لِّيَبْلُوَكُمْ فِي مَا آتَاكُمْ)…” (En’am 6/165.)
“Başınıza gelen herhangi bir musibet kendi
ellerinizle kazandıklarınız yüzündendir. Bununla beraber Allah yine de çoğunu
affeder (وَمَا أَصَابَكُم مِّن مُّصِيبَةٍ
فَبِمَا كَسَبَتْ أَيْدِيكُمْ وَيَعْفُو عَن كَثِيرٍ).” (42/Şurâ, 30.)
"...Birbirlerine iş gördürmeleri için, (çeşitli
alanlarda) kimini kimine, derece derece üstün kıldık. Rabbinin rahmeti, onların
biriktirdikleri (dünyalık) şeylerden daha hayırlıdır (وَرَفَعْنَا
بَعْضَهُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ لِيَتَّخِذَ بَعْضُهُم بَعْضًا سُخْرِيًّا
وَرَحْمَتُ رَبِّكَ خَيْرٌ مِّمَّا يَجْمَعُونَ)." (Zuhruf 43/32.)
"Şüphesiz, Allah’ı ve peygamberlerini inkar edenler,
Allah ile rasullerini ayrı tutmak isteyenler, “kimine inanırız, kimini inkar
ederiz” diyenler ve böylece bu ikisinin (imanla küfrün) arasında bir yol tutmak
isteyenler var ya; işte onlar gerçekten Kâfirlerdir (إِنَّ
الَّذِينَ يَكْفُرُونَ بِاللّهِ وَرُسُلِهِ وَيُرِيدُونَ أَن يُفَرِّقُواْ بَيْنَ
اللّهِ وَرُسُلِهِ وَيقُولُونَ نُؤْمِنُ بِبَعْضٍ وَنَكْفُرُ بِبَعْضٍ
وَيُرِيدُونَ أَن يَتَّخِذُواْ بَيْنَ ذَلِكَ سَبِيلاً أُوْلَـئِكَ هُمُ
الْكَافِرُونَ حَقًّا)..."
(Nisa 4/150-151.)
"Hiç bir millet yoktur ki, kendi içinde bir uyarıcı
gelmiş olmasın (إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ بِالْحَقِّ
بَشِيرًا وَنَذِيرًا وَإِن مِّنْ أُمَّةٍ إِلَّا خلَا فِيهَا نَذِيرٌ وَإِن
يُكَذِّبُوكَ فَقَدْ كَذَّبَ الَّذِينَ مِن
قَبْلِهِمْ جَاءتْهُمْ رُسُلُهُم بِالْبَيِّنَاتِ وَبِالزُّبُرِ وَبِالْكِتَابِ الْمُنِيرِ)" (Fâtır, 35/24.) “Andolsun biz, her ümmete,bir rasûl
gönderdik (وَلَقَدْ
بَعَثْنَا فِي كُلِّ أُمَّةٍ رَّسُولاً)...” (Nahl 16/36.)
“Senden evvel ancak kent halkından kendilerine
vahyettiğimiz adamları (peygamber olarak) gönderdik (وَمَا أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ
إِلاَّ رِجَالاً نُّوحِي إِلَيْهِم مِّنْ أَهْلِ الْقُرَى)...” (Yusuf
12/109.)
"İşte
peygamberler! Biz onların bir kısmını bir kısmına üstün kıldık. İçlerinden,
Allah’ın konuştukları vardır. Bir kısmının da derecelerini yükseltmiştir.
Meryemoğlu İsa’ya ise açık deliller verdik ve onu Ruhu’l-Kuds ile destekledik
(تِلْكَ
الرُّسُلُ فَضَّلْنَا بَعْضَهُمْ عَلَى بَعْضٍ مِّنْهُم مَّن كَلَّمَ اللّهُ
وَرَفَعَ بَعْضَهُمْ دَرَجَاتٍ وَآتَيْنَا عِيسَى ابْنَ مَرْيَمَ الْبَيِّنَاتِ
وَأَيَّدْنَاهُ بِرُوحِ الْقُدُسِ)..."
(Bakara 2/253.)
“Biz seni, ancak bütün insanlara müjdeci ve uyarıcı
olarak gönderdik (وَمَا
أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا كَافَّةً لِّلنَّاسِ بَشِيرًا وَنَذِيرًا)...” (Sebe 34/28.)
"De ki: 'Ben size, Allah'ın hazineleri yanımdadır,
demiyorum. Gaybı da bilmem; size ben meleğim de demiyorum. Ben, sadece bana
vahyolunana uyuyorum. (قُل
لاَّ أَقُولُ لَكُمْ عِندِي خَزَآئِنُ اللّهِ وَلا أَعْلَمُ الْغَيْبَ وَلا
أَقُولُ لَكُمْ إِنِّي مَلَكٌ إِنْ أَتَّبِعُ إِلاَّ مَا يُوحَى إِلَيَّ)..." (En'âm
6/50.).
“Böylelikle sana emrimizden
bir ruh vahyettik. Sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin, ancak
kullarımızdan dilediğimizi onunla doğru yolu erdirdiğimiz bir nur yaptık (وَكَذَلِكَ
أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ رُوحًا مِّنْ أَمْرِنَا مَا كُنتَ تَدْرِي
مَا الْكِتَابُ وَلَا الْإِيمَانُ وَلَكِن جَعَلْنَاهُ نُورًا نَّهْدِي بِهِ مَنْ
نَّشَاء مِنْ عِبَادِنَا)…”
(Şura 42/52.)
"Kur'an'ı biz
indirdik biz, onu koruyacak olan da biziz (إِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ
وَإِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ)."
(Hicr, 15/9.).
“Hiç şüphesiz din, Allah katında İslâm'dır…” (Âl-i İmrân
3/197.)
“Hatırla
ki (insanın) hem sağında, hem solunda oturan, onun amellerini tespit etmekte
olan iki de (melek) vardır. O, bir söz atmaya dursun, mutlak yanında hazır bir
gözcü vardır (إِذْ يَتَلَقَّى الْمُتَلَقِّيَانِ
عَنِ الْيَمِينِ وَعَنِ الشِّمَالِ قَعِيدٌ مَا يَلْفِظُ مِن قَوْلٍ إِلَّا
لَدَيْهِ رَقِيبٌ عَتِيدٌ).” (Kâf 50/17-18.)
"Size koruyucular (melekler) gönderir. Nihayet
birinize ölüm geldi mi elçilerimiz (görevli melekler) onun canını alırlar (وَهُوَ
الْقَاهِرُ فَوْقَ عِبَادِهِ وَيُرْسِلُ عَلَيْكُم حَفَظَةً حَتَّىَ إِذَا جَاء
أَحَدَكُمُ الْمَوْتُ تَوَفَّتْهُ رُسُلُنَا وَهُمْ لاَ يُفَرِّطُونَ)..." (En’âm 6/61.)
"O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak
için ölümü ve hayatı yaratandır (الَّذِي
خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيَاةَ لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا)..." (Mülk
67/2.)
“Her nefis ölümü
tadacaktır. Bir deneme olarak sizi iyilikle de kötülükler de imtihan ederiz. Ve
siz, ancak bize döndürüleceksiniz (كُلُّ
نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ وَنَبْلُوكُم بِالشَّرِّ وَالْخَيْرِ فِتْنَةً
وَإِلَيْنَا تُرْجَعُونَ).”
(Enbiyâ
21/35.)
“Yazılı kağıt tomarlarının dürülmesi gibi göğü düreceğimiz günü düşün.
Başlangıçta ilk yaratmayı nasıl yaptıysak, -üzerimize aldığımız bir vaad
olarak- onu yine yapacağız. Biz bunu muhakkak yapacağız (يَوْمَ
نَطْوِي السَّمَاء كَطَيِّ السِّجِلِّ لِلْكُتُبِ كَمَا بَدَأْنَا أَوَّلَ خَلْقٍ
نُّعِيدُهُ وَعْدًا عَلَيْنَا إِنَّا كُنَّا فَاعِلِينَ).” (Enbiya 21/104.)
“Sûr’a üflenir
ve Allah’ın dilediği kimseler dışında göklerdeki herkes ve yerdeki herkes ölür.
Sonra ona bir daha üflenir, bir de bakarsın onlar kalkmış bekliyorlar. (وَنُفِخَ
فِي الصُّورِ فَصَعِقَ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَمَن فِي الْأَرْضِ إِلَّا مَن شَاء
اللَّهُ ثُمَّ نُفِخَ فِيهِ أُخْرَى فَإِذَا هُم قِيَامٌ يَنظُرُونَ)” “Sûr'a üflenince Allah'ın dilediği müstesna
göklerde olanlar ve yerde olanlar bayılırlar (ölürler). Sonra Sûr'a (ikinci
defa) üflenince ölüler mezarlarından kalkıp bakınıp dururlar (وَنُفِخَ
فِي الصُّورِ فَصَعِقَ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَمَن فِي الْأَرْضِ إِلَّا
مَن شَاء اللَّهُ ثُمَّ نُفِخَ فِيهِ أُخْرَى فَإِذَا هُم قِيَامٌ يَنظُرُونَ).”
(Zümer
39/68.)
"Dağları yürüteceğimiz ve senin yeryüzünü
çırılçıplak göreceğin günü bir hatırla. Biz onları mahşerde toplarız da
içlerinden hiçbirini bırakmayız. Hepsi saf saf Rabb'inin huzuruna çıkarılırlar.
Onlara, ‘Andolsun, sizi ilk önce yarattığımız gibi bize geldiniz. Oysa siz,
sizin için hesaba çekileceğiniz bir zaman belirlemediğimizi sanmıştınız’ denir.
Kitap ortaya konur. Suçluları, kitabın içindekilerden korkuya kapılmış
görürsün. ‘Eyvah bize! Bu nasıl bir kitaptır ki küçük, büyük hiçbir şey
bırakmadan hepsini sayıp dökmüş!’ derler. Onlar bütün yaptıklarını karşılarında
bulurlar. Senin Rabb'in hiç kimseye zulmetmez. (وَيَوْمَ
نُسَيِّرُ الْجِبَالَ وَتَرَى الْأَرْضَ بَارِزَةً وَحَشَرْنَاهُمْ فَلَمْ
نُغَادِرْ مِنْهُمْ أَحَدًا وَعُرِضُوا عَلَى رَبِّكَ صَفًّا لَّقَدْ جِئْتُمُونَا
كَمَا خَلَقْنَاكُمْ أَوَّلَ مَرَّةٍ بَلْ زَعَمْتُمْ أَلَّن نَّجْعَلَ لَكُم
مَّوْعِدًا وَوُضِعَ الْكِتَابُ فَتَرَى الْمُجْرِمِينَ مُشْفِقِينَ مِمَّا فِيهِ
وَيَقُولُونَ يَا وَيْلَتَنَا مَالِ هَذَا الْكِتَابِ لَا يُغَادِرُ صَغِيرَةً
وَلَا كَبِيرَةً إِلَّا أَحْصَاهَا وَوَجَدُوا مَا عَمِلُوا حَاضِرًا وَلَا
يَظْلِمُ رَبُّكَ أَحَدًا)"
(Kehf
18/47-49.)
“Kitabı sağından
verilen;
— Alın okuyun
kitabımı. Çünkü ben hesabıma kavuşacağımı sezmiştim, der.
Artık o hoşnut bir
hayattadır. Yüksek bir cennettedir ki o cennetin meyveleri sarkmıştır. (Onlara
denir ki)
— Geçmiş günlerde
yaptığınız işlerden ötürü afiyetle yiyin, için.
Kitabı sol tarafından
verilen ise der ki:
— Keşke kitabım
verilmeseydi de, hesabımın ne olduğunu bilmeseydim. Ne olurdu o ölüm, iş
bitirici olsaydı. Malım bana hiç fayda vermedi. Gücüm de yok olup gitti."
(Hâkka,
69/19–29.).
“Biz, kıyamet günü
için adalet terazileri kurarız. Artık kimseye, hiçbir şekilde haksızlık edilmez
(وَنَضَعُ
الْمَوَازِينَ الْقِسْطَ لِيَوْمِ الْقِيَامَةِ فَلَا تُظْلَمُ نَفْسٌ شَيْئًا
وَإِن كَانَ مِثْقَالَ حَبَّةٍ مِّنْ خَرْدَلٍ أَتَيْنَا بِهَا وَكَفَى بِنَا
حَاسِبِينَ)...” (Enbiyâ,
21/47.)
“Her kim zerre kadar hayır işlemişse onu
görür. Her kim de zerre kadar şer işlemişse onu görür.” (Zilzâl
7-8.).
“Herkesin
yaptıklarına göre dereceleri vardır. Allah onlara yaptıklarının karşılığını tam
olarak verir. Onlara haksızlık edilmez.” (Ahkaf, 46/19.)
“Güzel iş yapanlara
daha güzeli ve fazlası vardır. Onların yüzlerine ne bir kara bulaşır, ne de bir
zillet. (لِّلَّذِينَ
أَحْسَنُواْ الْحُسْنَى وَزِيَادَةٌ وَلاَ يَرْهَقُ وُجُوهَهُمْ قَتَرٌ وَلاَ
ذِلَّةٌ)” (Yûnus
10/26.)
“…Âyetlerimize iman edenler sana geldikleri zaman de ki:
'Selam size! Rabb'iniz kendi üzerine rahmeti (merhameti) yazdı. Şöyle ki:
Sizden kim cahillikle bir kabahat işler de sonra peşinden tövbe eder, kendini
düzeltirse (bilmiş olun ki) O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.' (وَإِذَا
جَاءكَ الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِآيَاتِنَا فَقُلْ سَلاَمٌ عَلَيْكُمْ كَتَبَ
رَبُّكُمْ عَلَى نَفْسِهِ الرَّحْمَةَ أَنَّهُ مَن عَمِلَ مِنكُمْ سُوءًا
بِجَهَالَةٍ ثُمَّ تَابَ مِن بَعْدِهِ وَأَصْلَحَ فَأَنَّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ).” (En'âm 6/54.) “Ey kendilerine yazık eden kullarım, Allah’ın
rahmetinden ümit kesmeyin. Doğrusu Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz O,
çok bağışlayıcı ve çok merhamet edendir (قُلْ يَا
عِبَادِيَ الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلَى أَنفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا مِن رَّحْمَةِ
اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعًا إِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ).”
(Zümer
39/53.)
“Allah katında (makbul) tövbe, ancak bilmeyerek günah
işleyip sonra çok geçmeden tövbe edenlerin tövbesidir. İşte Allah bunların
tövbelerini kabul buyurur. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
Yoksa, tövbe, kötülükleri (günahları) yapıp yapıp da kendisine ölüm gelip
çatınca, “İşte ben şimdi tövbe ettim” diyen kimseler ile kâfir olarak
ölenlerinki değildir (إِنَّمَا التَّوْبَةُ عَلَى اللّهِ
لِلَّذِينَ يَعْمَلُونَ السُّوَءَ بِجَهَالَةٍ ثُمَّ يَتُوبُونَ مِن قَرِيبٍ
فَأُوْلَـئِكَ يَتُوبُ اللّهُ عَلَيْهِمْ وَكَانَ اللّهُ عَلِيماً حَكِيماً
وَلَيْسَتِ التَّوْبَةُ لِلَّذِينَ يَعْمَلُونَ السَّيِّئَاتِ حَتَّى إِذَا حَضَرَ
أَحَدَهُمُ الْمَوْتُ قَالَ إِنِّي تُبْتُ الآنَ وَلاَ الَّذِينَ يَمُوتُونَ
وَهُمْ كُفَّارٌ أُوْلَـئِكَ أَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَابًا أَلِيمًا)…” (Nisa 17-18.)
“Nihayet
onlardan birine ölüm gelince, “Rabb’im! Beni dünyaya geri gönderiniz ki, terk
ettiğim dünyada salih bir amel yapayım” der. Hayır! Bu sadece onun söylediği
(boş) bir sözden ibarettir. Onların arkasında, tekrar dirilecekleri güne kadar
(devam edecek, dönmelerine engel) bir perde (berzah) vardır. (حَتَّى إِذَا جَاء
أَحَدَهُمُ الْمَوْتُ قَالَ رَبِّ ارْجِعُونِ لَعَلِّي أَعْمَلُ صَالِحًا فِيمَا
تَرَكْتُ كَلَّا إِنَّهَا كَلِمَةٌ هُوَ قَائِلُهَا وَمِن وَرَائِهِم بَرْزَخٌ
إِلَى يَوْمِ يُبْعَثُونَ)”
(Müminûn
23/99-100.)
“Şüphesiz Allah, kendisine
ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun dışındakileri ise dilediği kimseler
için bağışlar (إِنَّ اللَّهَ لا يَغْفِرُ أَنْ
يُشْرَكَ بِهِ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذَلِكَ لِمَنْ يَشَـاءُ وَمَنْ يُشْرِكْ
بِاللَّهِ فَقَدْ ضَلَّ ضَلالا بَعِيدًا)…” (Nisâ 4/48.)
“Kalbi imanla sükûnet bulduğu hâlde olduğu
hâlde zorlanan kimse hariç, inandıktan sonra Allah’ı inkâr eden ve böylece göğsünü küfre açanlara Allah’ın gazabı
vardır (مَن كَفَرَ بِاللّهِ مِن بَعْدِ
إيمَانِهِ إِلاَّ مَنْ أُكْرِهَ وَقَلْبُهُ مُطْمَئِنٌّ بِالإِيمَانِ وَلَـكِن
مَّن شَرَحَ بِالْكُفْرِ صَدْرًا فَعَلَيْهِمْ غَضَبٌ مِّنَ اللّهِ)…” (Nahl 16/106.).
“Onlar öyle kimselerdir ki, halk kendilerine, 'İnsanlar size karşı ordu
toplamışlar, onlardan korkun.' dediklerinde, bu söz onların imanını artırdı ve
'Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!' dediler (الَّذِينَ
قَالَ لَهُمُ النَّاسُ إِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُواْ لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ
فَزَادَهُمْ إِيمَاناً وَقَالُواْ حَسْبُنَا اللّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ).” (Âl-i İmrân 3/173. Ayrıca bkz. Ahzab 33/22.) “O, inananların imanlarını kat kat
artırmaları için kalplerine huzur ve güven indirendir (هُوَ
الَّذِي أَنزَلَ السَّكِينَةَ فِي قُلُوبِ الْمُؤْمِنِينَ لِيَزْدَادُوا إِيمَانًا
مَّعَ إِيمَانِهِمْ)…” (Feth 48/4.)
“...Allah’ın
sana verdiklerinden ahiret yurdunu ara, dünyadan da nasibini unutma, Allah sana
nasıl ihsan ettiyse sende öyle ihsan et. Yeryüzünde fesat arama, çünkü Allah
fesatçıları sevmez…” (Kasas 76-78.)
“De ki, hakk Rabb’inizdendir; dileyen inansın
dileyen inkar etsin (وَقُلِ
الْحَقُّ مِن رَّبِّكُمْ فَمَن شَاء فَلْيُؤْمِن وَمَن شَاء فَلْيَكْفُرْ).” (18/29; 5/99.)







