19 Şubat 2014 Çarşamba

KIRK MEBDE


Mebdeler (Mebâdi); ilimlerin temel meselelerinin ve aslî maksadlarının kendilerine dayandığı başlangıç bilgileri, genel ilkeler, Küllî ve temel önermelerdir. İlimlerin temel meselelerde doğru snuçlara ulaşmak, maksadı  gerçekleştirmek için hareket noktası oluştururlar. İlimlerin hakikatlarını teşkil eden konuları isbata vesile olduklarından dolayı mebâdi'ye "vesâil" de denir.

 
- Hakikat kişilerle bilinmez, kişiler hakikatlerle bilinir (Hz. Ali)



- İnsan için aczini idrak, idraktir.
  
- Hakikatin, İslam inancının alt ve üst limitleri vardır. Ancak sapkınlığın ve sapkın görüşlerin limiti yoktur.

- Haber-i vahid, zan ifade eder; akide alanında da zanna itibar edilmez.

- Değişiklik hâlinde olan her şey hâdisdir (varlık alanına sonradan çıkmıştır).

- Hâdislerden (sonradan varolan varlık ve niteliklerden)  hâlî olmayan şey de hâdistir.(Hadis varlıklara mahal olan varlığın kendisi de hâdistir.)


- Cevherler ve cisimler arazlardan hâlî değildir.

- Her hâdisin bir muhdise (var ediciye) ihtiyacı vardır.

- Her mümkinin (varlığı mümkün mevcudun) bir varedicisi vardır.

- Her eserin bir müessiri vardır.

- Varlığının başlangıcı olanın sonu da vardır (ezelî olmayan ebedî değildir).

- Kıdemi sabit olanın ademi muhaldir.



- Bekâsı olmayanın kıdeminden söz edilmez.


- Mekandan münezzeh olan için cihet/yön düşünülemez.

- Her mümkünün onu mümkün şekillerden belli birine tahsis edecek bir varlığa ihtiyacı vardır.

- Her hâdisin bir muhdisi (varedici bir sebebi) vardır.

- İman marifet (bilgi) değildir ama marifetsiz de değildir.

- Küçük cemaat için büyük cemaat ötekileştirilmemeli ve değeri düşürülmemelidir. Büyük cemaat (السَّوادُ الأَعْظَمُ), tüm İslam ümmetidir.

- Küfrü zahir insanlara rahmet okuyan ama ihtilafa düştüğü müslümanlara düşmanlık edenlerden öğrenilecek din, tahkike muhtaçtır.

- Kelamda asl’olan zahirî manadır.

- Tevile başvurmayı gerektiren kesin bir delil olmadıkça zahirî mana bırakılmaz.

- Malum ilme değil, ilim maluma tabidir. 
Bilgi, bir şeyin nasıl olacağını belirlemez. Aksine bir şeyin nasıl olacağı, bilgiyi belirler. Bilgi, bilinenin nasıl olacağını belirlediği için değil ona uygun olduğu için bilgi olur.

- İlahî ilim, kulun seçim ve fillerine tesir etmez. 
İlahî ilim nedeniyle insan, seçim ve fiillerinde mecbur olmaz. İnsan şer yerine hayrı seçebilir. Allah onun hayır yerine şerri seçebileceğini de bilir. Ama insan hayır yerine şerri seçecek olsa Allah da onun şerri seçeceğini bilir.

- Te'vile dayalı görüşleri nedeniyle ehl-i kıble tekfir edilemez.

- Zannî delillere dayalı bilgileri reddeden kimse tekfir edilemez.

- Haber-i vahide dayalı bilgileri reddeden kimse tekfir edilmez.

- Bilme imkânına henüz ulaşmadan, kişi, bilmediği akidelerden dolayı tekfir edilemez.

- İnsanı insan yapan şey, eğitimdir. İlahî vahiy de o eğitimin temelidir.

- İnsanlar yalanı sevmezler, yalın doğruyu istemezler. Din ise insanı kendi yalın gerçeğiyle yüzleştirir (nefs muhasebesi).


“Bid’at, şeytan için günahtan daha sevimlidir. Çünkü bid’atin tevbesi olmaz... Bid’atı yapan, yapmaya devam ettiği sürece dini bir görev yaptığını düşünür ve bu işi sever. Dolayısı ile insan sevdiği bir işten tevbe etme gereği de duymaz.” (Süfyan-ı Sevri'den nakleden İbn-i Teymiyye, Takva Yolu, 14.)

Çıkarların çatıştığı bir dünyada ahlâkı belirlemek için faydaya değil, maksimum faydayı belirlemek için ahlâka dayanmak gerekir.

- Allah imhâl eder (mühlet verir) ama ihmal etmez.

- Düzensizliklerden düzen; rasgeleliklerden kanunluluk çıkmaz. 

- "Kudret elinde Güneş ve zerre birdir." 

- Zıtların birleşmesinde; lezzet içinde elemin bulunmasında, hayır için şerrin yaratılmasında, kudret, tecelli eder.  (Nursî, Sözler (YA), 661.)

- Bireyin özgürlüğü, toplumun ve siyasî gücün saygı göstermesi gereken bir mukadderattır.


- Amel nedeniyle ehl-i kıble tekfir edilemez.

- “Lâzım-ı mezhep, mezhep değildir.”
Bir görüşü benimseyenlerde görülen bir hal, o görüşe aynileştirilemez. Bu fiil kâfirlerde görülüyor gerekçesi, bir kişiyi küfürle itham etmek için yeterli bir neden değildir.

- “Lüzûm-ü küfr değil, iltizâm-ı küfr küfrü gerektirir.”
Bir kimsenin bir görüşünden veya bir söz ve fiilinden bir başkası çeşitli çıkarımlarda bulunabilir ve bunlar küfür olarak anlaşılabilir. Ancak o görüşün, sözün veya fiilin sahibi, küfrü bir inanç olarak benimsemiyorsa, aksine din olarak islam’ı benimsiyorsa, tekfir edilemez.



- Kötüyü, kötü olduğu kadar tenkit et; tenkidin onun kötülüğünü aşmasın!


- Müslümanı öz-eleştiri tavrıyla tenkit et; onun yanlışlarını bırakıp da müslümanlıktan kaynaklanan yanını tenkit etme!





KIRK KELAM TERİMİ


KIRK İNANÇ ESASI



- Allah, kulun seçtiği fiilin gerçekleşmesini irade eder ve yaratır. Bununla birlikte, kulun günahı kesbetmesine Allah'ın rızası ve muhabbeti yoktur.




KIRK HADİS

“Her doğan, ancak fıtrat üzere doğar, Ancak anne-babası onu yahudileştirir, hristiyanlaştırır veya mecusileştirir,.. Tıpkı hayvanın azaları tam bir yavru doğurması gibi. Kulağı kesik olarak doğmuş hayvana rastlar mısınız? (مَا مِنْ مولودٍ إلّا يُولَدُ علَى الفِـطْــرَةِ، فَأبَواهُ يُهَوِّدَانِهِ أوْ يُنَصِّرَانِهِ أوْ يُمجّسَانِهِ كَمَا تُنْتِجُ البَهيمةُ بَهِيمةً جَمْعَاءَ، هلْ تُحسونَ فيهَا من جَدْعاءَ.)” (Buhârî, "Cenâiz" 80, 93; Müslim, "Kader", 22;  Ebu Davud, "Sünnet", 18; Tirmizî, "Kader", 5.)  

“Tedavi olun, Allah'ın kulları! Doğrusu Allah Teâlâ, ölüm dışında, şifasını da yaratmadığı bir hastalık vermemiştir .” (İbn Mâce, Tıbb, 1.)

“Allah’ım! Sen evvelsin, senden önce hiçbir şey yok­tur; sen âhirsin, senden sonra hiçbir şey olamaz .” (Müslim, “Zikir”, 61; Tirmizî, “Da’avât”, 19; İbn Mâce, “Duâ'”, 2.)  

“Doğruluk iyiliğe götürür. İyilik de cennete iletir. İnsan doğru söyleye söyleye sonunda Allah katında doğru olarak yazılır. Yalancılık fenalığa, fenalık da cehenneme götürür. İn­san yalan söyleye söyleye sonunda Allah katında yalancı olarak yazılır .” (Buharî, Edeb, 10 (5743); Müslim, Birr  2607.)
Mümin günah işlediğinde kalbinde kara bir leke olur. Tevbe eder, uzaklaşır ve istiğfar ederse kalbi (yine) parlar. Aksine günah tekrarlanırsa, o leke de artar. Bu, Allah'ın “Hayır, onların kazandıkları, kalblerinin üzerinde pas tutmuş­tur” ayetinde zikrettiği pastır .” (İbn Mace, "Zühd", 29; Muvatta, "Kelam",18.).

“İman etmedikçe cennete girmezsiniz, Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız..." (Müslim “İman", 54.)

“…Şüphesiz ki ümmetimin müflisi, kıyamet günü namaz, oruç ve zekât sevabıyla gelen ancak, birine kötü söz söylemiş, diğerine iftira etmiş, ötekinin malını yemiş, bir baş­kasını da dövmüş… olan kimsedir. Onun yaptığı ibadetlerin sevabı, yediği kul hakkı ölçüsünce, zarar verdiği kimselere verilir. Ancak, üzerindeki kul hakları bitmeden sevap­ları biter. Bundan sonra da çiğnediği kul hakkına bedel olarak hak sahiplerinin günahları kendisine yüklenir. Böylelikle hesap günü onu cennete götürecek hiçbir şeyi kalmaz.” (Müs­lim, “Birr”, 59, 60; Tirmizî, “Kıyamet”, 2.)

“Ümmetimin yarısının cennete girmesi ile onlara şefaat etme hakkım arasında muhayyer bırakıldım ve şefaati seçtim. Şefaatim Allah’a şirk koşmayarak ölenler içindir.” (Tirmizî, “Kıyame”, 13.).

"Kalem üç kimseden kaldırılmıştır: Buluğa erene dek çocuktan, aklı başına gelene dek deliden, uyanana kadar uyuyandan." (Buhârî, “Talak” 11; Ebû Davud, “Hudûd” 16; Tirmizi, “Hudud” 7; Nesaî, “Talak” 21.)


KIRK AYET


“…Gerçekte zan, ha­kikat adına hiçbir şey ifade etmez (وَإِنَّ الظَّنَّ لَا يُغْنِي مِنَ الْحَقِّ شَيْئًا).” (Necm 53/28.)

“Hani Rabb'in âdemoğullarının sırtlarından zürriyetlerini almış ve onları kendilerine şahit tutmuştu: ‘Ben sizin Rabb'iniz değil miyim?’ ‘Evet Rabb'imizsin’ demişlerdi. (Öyle ki) kıyamet gününde ‘Bundan haberimiz yoktu’ ya da ‘Önceden atalarımız şirk koşmuştu, biz de arkalarından gelen bir nesildik; bizleri batıla sapanların yaptıkları sebebiyle mi helak edeceksin?’ demeyesiniz (وَإِذْ أَخَذَ رَبُّكَ مِن بَنِي آدَمَ مِن ظُهُورِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَأَشْهَدَهُمْ عَلَى أَنفُسِهِمْ أَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ قَالُواْ بَلَى شَهِدْنَا أَن تَقُولُواْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ إِنَّا كُنَّا عَنْ هَذَا غَافِلِينَ أَوْ تَقُولُواْ إِنَّمَا أَشْرَكَ آبَاؤُنَا مِن قَبْلُ وَكُنَّا ذُرِّيَّةً مِّن بَعْدِهِمْ أَفَتُهْلِكُنَا بِمَا فَعَلَ الْمُبْطِلُونَ).” (Araf 7/172-173.)
“Öyleyse yüzünü, tevhide inanmış olarak dine, Allah’ın fıtratına çevir ki O, insanları bu fıtrat üzere yaratmıştır. Allah’ın yaratmasında hiçbir değişiklik yoktur. Doğru din budur, ama insanların çoğu bilmezler (فَأَقِمْ وَجْهَكَ لِلدِّينِ حَنِيفًا فِطْرَةَ اللَّهِ الَّتِي فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْهَا لَا تَبْدِيلَ لِخَلْقِ اللَّهِ ذَلِكَ الدِّينُ الْقَيِّمُ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ).” (Rum 30/30.)

 “O, yedi göğü, birbiri üzerine yarattı. Rahmân’ın yaratmasında bir aykırılık, uygunsuzluk görmezsin. Gözünü çevir, bir bozukluk gö­rü­yor musun? Sonra gözünü tekrar tekrar çevir... Göz (aradığı bo­zukluğu bulmaktan) âciz ve bitkin hâlde sana dönecektir.” (Mülk 67/3-4.)
“Yeri uzatıp yaydık, orada sabit dağlar yerleştirdik, yine orada miktarı ve ölçüsü belirli olan şey­­ler bitirdik.” (Hıcr 15/19.)
“Biz, her şeyi bir ölçüye göre yarattık (إِنَّا كُلَّ شَيْءٍ خَلَقْنَاهُ بِقَدَرٍ).” (Kamer 49.) Ebû 'Azbe, er-Ravdatü'l-Behiyye, 37; Ebû Ya’lâ, el-Mu'temed, 25.


“…Karada ve denizde olanları o bilir. Bir yaprak düşmez ki onu o (Allah) bilmesin; ne toprağın karanlıklarında bir tane, ne de kuru ve yaş hiçbir şey yoktur ki o, her şeyi açıklayan Kitap’ta bulunmasın (وَعِندَهُ مَفَاتِحُ الْغَيْبِ لاَ يَعْلَمُهَا إِلاَّ هُوَ وَيَعْلَمُ مَا فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَمَا تَسْقُطُ مِن وَرَقَةٍ إِلاَّ يَعْلَمُهَا وَلاَ حَبَّةٍ فِي ظُلُمَاتِ الأَرْضِ وَلاَ رَطْبٍ وَلاَ يَابِسٍ إِلاَّ فِي كِتَابٍ مُّبِينٍ).” (En’am 6/58.)

“Allah’ı unutup da Allah’ın da onlara kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın (وَلَا تَكُونُوا كَالَّذِينَ نَسُوا اللَّهَ فَأَنسَاهُمْ أَنفُسَهُمْ)...” (Haşr 59/19.)
“De ki: ‘Eğer söyledikleri gibi Allah’la beraber (başka) ilahlar olsaydı o zaman o ilahlar da arşın sahibine ulaşmak için elbette bir yol ararlardı. (قُل لَّوْ كَانَ مَعَهُ آلِهَةٌ كَمَا يَقُولُونَ إِذًا لاَّبْتَغَوْا إِلَى ذِي الْعَرْشِ سَبِيلاً)” (İsrâ 17/42.). “…O'nun yanında hiçbir tanrı yoktur, olsaydı, her tanrı kendi yarattığı ile beraber gider ve birbirinden üstün olmağa çalışırlardı (وَمَا كَانَ مَعَهُ مِنْ إِلَهٍ إِذًا لَّذَهَبَ كُلُّ إِلَهٍ بِمَا خَلَقَ وَلَعَلَا بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ)…” (Mü’minun 23/91.).

“O, ilk ve sondur (هُوَ الْأَوَّلُ وَالْآخِرُ)…”  (el-Hadîd 57/3.) “Yeryüzünde bulunan her şey fânidir (sonludur); ancak yüce ve cömert olan Rabb'inin vechi bâkidir (كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٍ وَيَبْقَى وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الْجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ).” (Rahmân 55/26-27.) “…O'nun vechi dışında her şey yok olur (كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ إِلَّا وَجْهَهُ)…” (Kasas 28/88). “...Al­lah, daha hayırlı ve daha kalıcıdır (وَاللَّهُ خَيْرٌ وَأَبْقَى).” (Tâhâ 20/ 73.) “Ölmez diriye tevekkül et (وَتَوَكَّلْ عَلَى الْحَيِّ الَّذِي لَا يَمُوتُ)...”(Furkân  25/58.)

“…O'nun benzeri gibi hiçbir şey yoktur (لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ)…” “Gözler onu idrak edemez ama O, gözleri idrak eder (لاَّ تُدْرِكُهُ الأَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ الأَبْصَارَ) …”


“Hiç yaratan bilmez mi? O, en ince işleri görüp bilmektedir ve her şeyden haberdardır (أَلَا يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ).” (Mülk 67/14.).

“...Onlar hakkındaki bilgi Rabb’imin katında bir kitaptadır. Rabb’im yanılmaz ve unutmaz (قَالَ عِلْمُهَا عِندَ رَبِّي فِي كِتَابٍ لَّا يَضِلُّ رَبِّي وَلَا يَنسَى).” (Taha  20/52.)

"...Şüphesiz Rabb'in dilediğini yapandır. (إِنَّ رَبَّكَ فَعَّالٌ لِّمَا يُرِيدُ)..." (Hûd 11/107. Bkz. Bürûc 85/16.) “Bir şeyi irade ettiğimizde sözümüz, ona ancak "Ol!" demektir; o hemen oluverir (إِنَّمَا قَوْلُنَا لِشَيْءٍ إِذَا أَرَدْنَاهُ أَن نَّقُولَ لَهُ كُن فَيَكُونُ).” (Nahl 16/40)

“…Göklerin ve yerin gaybını bilmek O’na aittir. O ne güzel görür, O ne güzel işitir! (لَهُ غَيْبُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ أَبْصِرْ بِهِ وَأَسْمِعْ)…” (Kehf 18/26.)

"Andolsun biz sizi deneyeceğiz ki, içinizden cihat edenleri ve sabredenleri bilelim ve söylediklerinizi (doğru olup olmadığını) deneyelim (وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ مِنكُمْ وَالصَّابِرِينَ وَنَبْلُوَ أَخْبَارَكُمْ)." (Muhammed 47/31. Ayrıca bkz. Bakara 2/143; Hadid 57/25; Kehf, 18/12.)


“Allah hiç kimseyi gücünün yeteceğinden başkası ile yükümlü kılmaz. Herkesin kazandığı (hayır) kendine, yapacağı (şer) de kendinedir. Rabb’imiz! Unutursak veya hataya düşersek bizi sorumlu tutma.” (Bakara, 2/286, bkz. Mü'minun 23/62.)


“Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah’a âit olmasın (وَمَا مِن دَآبَّةٍ فِي الأَرْضِ إِلاَّ عَلَى اللّهِ رِزْقُهَا)…” (Hûd 13/1.)

“…Allah kulları hesabına küfre razı olmaz. Şükrederseniz sizin hesabınıza razı olur (وَلَا يَرْضَى لِعِبَادِهِ الْكُفْرَ وَإِن تَشْكُرُوا يَرْضَهُ لَكُمْ)…” (Zümer 39/7. Ayrıca bkz. Leyl, 92/13.)

“Yolumuzda cihad edenleri elbette kendi yollarımıza eriştireceğiz (وَالَّذِينَ جَاهَدُوا فِينَا لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنَا)…” (Ankebût 29/69.) “Allah, kimin bağrını İslâm'a açmışsa ise işte o, Rabb’inden bir nur üzerinde değil midir? (أَفَمَن شَرَحَ اللَّهُ صَدْرَهُ لِلْإِسْلَامِ فَهُوَ عَلَى نُورٍ مِّن رَّبِّهِ)” (Zümer 39/22.) “Allah, yola gelenlerin hidayetini arttırır (وَيَزِيدُ اللَّهُ الَّذِينَ اهْتَدَوْا هُدًى)...” (Meryem 19/76.) “Allah kime hidayet etmek isterse onun göğsünü İslâm’a açar. Kimi de saptırmak isterse, onun da göğsünü, göğe çıkıyormuşçasına daraltır, sıkar. işte böyle Allah inanmayanlara kir-sıkıntı verir (فَمَن يُرِدِ اللّهُ أَن يَهْدِيَهُ يَشْرَحْ صَدْرَهُ لِلإِسْلاَمِ وَمَن يُرِدْ أَن يُضِلَّهُ يَجْعَلْ صَدْرَهُ ضَيِّقًا حَرَجًا كَأَنَّمَا يَصَّعَّدُ فِي السَّمَاء كَذَلِكَ يَجْعَلُ اللّهُ الرِّجْسَ عَلَى الَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ)” (En’âm 6/125.)

“Ey iman edenler, Allah’tan ittikâ ederseniz size furkan (iyi ile kötüyü ayıran [ba­siret]) verir, kötülüklerinizi örter ve sizi bağışlar. Allah büyük lütuf sa­hibidir (يِا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ إَن تَتَّقُواْ اللّهَ يَجْعَل لَّكُمْ فُرْقَاناً وَيُكَفِّرْ عَنكُمْ سَيِّئَاتِكُمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْ وَاللّهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ). (Enfal 8/29.)

“Kim ahiret ekinini isterse, onun ekinini artırırız. Kim de dünya ekinini isterse ona da ondan biraz veririz, onun ahi­rette hiçbir nasibi olmaz (مَن كَانَ يُرِيدُ حَرْثَ الْآخِرَةِ نَزِدْ لَهُ فِي حَرْثِهِ وَمَن كَانَ يُرِيدُ حَرْثَ الدُّنْيَا نُؤتِهِ مِنْهَا وَمَا لَهُ فِي الْآخِرَةِ مِن نَّصِيبٍ)." (Şuara 42/20.)

"Rabb’in, merkezlerinde onlara ayetlerimizi okuyacak elçi göndermedikçe memleketleri de helak edecek değildir (وَمَا كَانَ رَبُّكَ مُهْلِكَ الْقُرَى حَتَّى يَبْعَثَ فِي أُمِّهَا رَسُولًا يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِنَا وَمَا كُنَّا مُهْلِكِي الْقُرَى إِلَّا وَأَهْلُهَا ظَالِمُونَ).” (el-Kasas, 28/59. Ayrıca bkz. el-Kasas, 28/47; Tâhâ 20/134.)

"Allah yaptığından sorulmaz, onlarsa sorgulanır. (لَا يُسْأَلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَهُمْ يُسْأَلُونَ)" (Enbiyâ 21/23.).

“…Rabb’iniz rahmeti kendi üzerine yazdı (كَتَبَ رَبُّكُمْ عَلَى نَفْسِهِ الرَّحْمَةَ)…” (En’am, 6/54.) ve “…rahmeti kendi üzerine yazdı (كَتَبَ عَلَى نَفْسِهِ الرَّحْمَةَ)...” (En’am, 6/12.)

“Kullarım senden beni so­rarlarsa ben çok yakınım, dua ettiğinde duacının çağrısına ica­bet ederim.” (Bakara 2/186.)

“Biz hiçbir memlekete bir peygamber göndermedik ki (karşı çıkmaktan vazgeçerek) yalvarıp yakarsınlar diye ora halkını yoksulluk ve sıkıntıya uğratmış olmayalım (وَمَا أَرْسَلْنَا فِي قَرْيَةٍ مِّن نَّبِيٍّ إِلاَّ أَخَذْنَا أَهْلَهَا بِالْبَأْسَاء وَالضَّرَّاء لَعَلَّهُمْ يَضَّرَّعُونَ).” (7/A’râf, 93. Ayrıca bk. 6/En’âm, 42.) “Andolsun, senden önce bazı ümmetlere de peygamberler gönderdik. Sonunda, yalvarsınlar da tövbe etsinler diye onları şiddetli yoksulluk ve darlıklarla yakaladık (وَلَقَدْ أَرْسَلنَآ إِلَى أُمَمٍ مِّن قَبْلِكَ فَأَخَذْنَاهُمْ بِالْبَأْسَاء وَالضَّرَّاء لَعَلَّهُمْ يَتَضَرَّعُونَ).” (En’âm 6/42.)
“…Sizi bir imtihan olarak kötülük ve iyilikle deneyeceğiz (وَنَبْلُوكُم بِالشَّرِّ وَالْخَيْرِ فِتْنَةً)…”( Enbiyâ 21/35.) “Doğrusu sizi biraz korku ve açlıkla, biraz da mallar, canlar ve ürünlerden eksiltme ile imtihan ederiz. Sabredenleri müjdele (وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِّنَ الْخَوفْ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِّنَ الأَمَوَالِ وَالأنفُسِ وَالثَّمَرَاتِ وَبَشِّرِ الصَّابِرِينَ).” (Bakara 2/155.)

“…Size verdiği şeylerde, sizi denemek için, kiminizi kimi­niz­den derecelerle üstün kılan odur (وَرَفَعَ بَعْضَكُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ لِّيَبْلُوَكُمْ فِي مَا آتَاكُمْ)…” (En’am 6/165.)

“Başınıza gelen herhangi bir musibet kendi ellerinizle kazandıklarınız yüzündendir. Bununla beraber Allah yine de çoğunu affeder (وَمَا أَصَابَكُم مِّن مُّصِيبَةٍ فَبِمَا كَسَبَتْ أَيْدِيكُمْ وَيَعْفُو عَن كَثِيرٍ).” (42/Şurâ, 30.)

"...Birbirlerine iş gördürmeleri için, (çeşitli alanlarda) kimini kimine, derece derece üstün kıldık. Rabbinin rahmeti, onların biriktirdikleri (dünyalık) şeylerden daha hayırlıdır (وَرَفَعْنَا بَعْضَهُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ لِيَتَّخِذَ بَعْضُهُم بَعْضًا سُخْرِيًّا وَرَحْمَتُ رَبِّكَ خَيْرٌ مِّمَّا يَجْمَعُونَ)." (Zuhruf 43/32.)

"Şüphesiz, Allah’ı ve peygamberlerini inkar edenler, Allah ile rasullerini ayrı tutmak isteyenler, “kimine inanırız, kimini inkar ederiz” diyenler ve böylece bu ikisinin (imanla küfrün) arasında bir yol tutmak isteyenler var ya; işte onlar gerçekten Kâfirlerdir (إِنَّ الَّذِينَ يَكْفُرُونَ بِاللّهِ وَرُسُلِهِ وَيُرِيدُونَ أَن يُفَرِّقُواْ بَيْنَ اللّهِ وَرُسُلِهِ وَيقُولُونَ نُؤْمِنُ بِبَعْضٍ وَنَكْفُرُ بِبَعْضٍ وَيُرِيدُونَ أَن يَتَّخِذُواْ بَيْنَ ذَلِكَ سَبِيلاً أُوْلَـئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ حَقًّا)..." (Nisa 4/150-151.)

"Hiç bir millet yoktur ki, kendi içinde bir uyarıcı gelmiş olmasın (إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ بِالْحَقِّ بَشِيرًا وَنَذِيرًا وَإِن مِّنْ أُمَّةٍ إِلَّا خلَا فِيهَا نَذِيرٌ وَإِن يُكَذِّبُوكَ فَقَدْ كَذَّبَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ جَاءتْهُمْ رُسُلُهُم بِالْبَيِّنَاتِ وَبِالزُّبُرِ وَبِالْكِتَابِ الْمُنِيرِ)" (Fâtır, 35/24.)  “Andolsun biz, her ümmete,bir rasûl gönderdik (وَلَقَدْ بَعَثْنَا فِي كُلِّ أُمَّةٍ رَّسُولاً)...” (Nahl 16/36.)

“Senden evvel ancak kent halkından kendilerine vahyettiğimiz adamları (peygamber olarak) gönderdik (وَمَا أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ إِلاَّ رِجَالاً نُّوحِي إِلَيْهِم مِّنْ أَهْلِ الْقُرَى)...” (Yusuf 12/109.)

"İşte peygamberler! Biz onla­rın bir kısmını bir kısmına üstün kıldık. İçlerinden, Allah’ın konuştukları vardır. Bir kısmının da derecelerini yükseltmiştir. Meryemoğlu İsa’ya ise açık deliller verdik ve onu Ruhu’l-Kuds ile destekledik (تِلْكَ الرُّسُلُ فَضَّلْنَا بَعْضَهُمْ عَلَى بَعْضٍ مِّنْهُم مَّن كَلَّمَ اللّهُ وَرَفَعَ بَعْضَهُمْ دَرَجَاتٍ وَآتَيْنَا عِيسَى ابْنَ مَرْيَمَ الْبَيِّنَاتِ وَأَيَّدْنَاهُ بِرُوحِ الْقُدُسِ)..." (Bakara 2/253.)

“Biz seni, ancak bütün insanlara müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik (وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا كَافَّةً لِّلنَّاسِ بَشِيرًا وَنَذِيرًا)...” (Sebe 34/28.

"De ki: 'Ben size, Allah'ın hazineleri yanımdadır, demi­yo­rum. Gaybı da bilmem; size ben meleğim de demiyorum. Ben, sadece bana vahyolunana uyuyorum. (قُل لاَّ أَقُولُ لَكُمْ عِندِي خَزَآئِنُ اللّهِ وَلا أَعْلَمُ الْغَيْبَ وَلا أَقُولُ لَكُمْ إِنِّي مَلَكٌ إِنْ أَتَّبِعُ إِلاَّ مَا يُوحَى إِلَيَّ)..." (En'âm 6/50.).
“Böylelikle sana emrimizden bir ruh vah­yettik. Sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin, ancak kullarımızdan dilediğimizi onunla doğru yolu erdirdiğimiz bir nur yaptık (وَكَذَلِكَ أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ رُوحًا مِّنْ أَمْرِنَا مَا كُنتَ تَدْرِي مَا الْكِتَابُ وَلَا الْإِيمَانُ وَلَكِن جَعَلْنَاهُ نُورًا نَّهْدِي بِهِ مَنْ نَّشَاء مِنْ عِبَادِنَا)…” (Şura 42/52.)

"Kur'an'ı biz indirdik biz, onu koruyacak olan da biziz (إِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَإِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ)." (Hicr, 15/9.).

“Hiç şüphesiz din, Allah katında İslâm'dır…” (Âl-i İmrân 3/197.)

 “Hatırla ki (insanın) hem sağında, hem solunda oturan, onun amellerini tespit etmekte olan iki de (melek) vardır. O, bir söz atmaya dursun, mutlak yanında hazır bir gözcü vardır (إِذْ يَتَلَقَّى الْمُتَلَقِّيَانِ عَنِ الْيَمِينِ وَعَنِ الشِّمَالِ قَعِيدٌ مَا يَلْفِظُ مِن قَوْلٍ إِلَّا لَدَيْهِ رَقِيبٌ عَتِيدٌ).” (Kâf 50/17-18.)
"Size koruyucular (melekler) gönderir. Nihayet birinize ölüm geldi mi elçilerimiz (görevli melekler) onun canını alırlar (وَهُوَ الْقَاهِرُ فَوْقَ عِبَادِهِ وَيُرْسِلُ عَلَيْكُم حَفَظَةً حَتَّىَ إِذَا جَاء أَحَدَكُمُ الْمَوْتُ تَوَفَّتْهُ رُسُلُنَا وَهُمْ لاَ يُفَرِّطُونَ)..." (En’âm 6/61.)
"O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır (الَّذِي خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيَاةَ لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا)..." (Mülk 67/2.)
 “Her nefis ölümü tadacaktır. Bir deneme olarak sizi iyilikle de kötülükler de imtihan ederiz. Ve siz, ancak bize döndürüleceksiniz (كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ وَنَبْلُوكُم بِالشَّرِّ وَالْخَيْرِ فِتْنَةً وَإِلَيْنَا تُرْجَعُونَ).” (Enbiyâ 21/35.)

Yazılı kağıt tomarlarının dürülmesi gibi göğü düreceğimiz günü düşün. Başlangıçta ilk yaratmayı nasıl yaptıysak, -üzerimize aldığımız bir vaad olarak- onu yine yapacağız. Biz bunu muhakkak yapacağız (يَوْمَ نَطْوِي السَّمَاء كَطَيِّ السِّجِلِّ لِلْكُتُبِ كَمَا بَدَأْنَا أَوَّلَ خَلْقٍ نُّعِيدُهُ وَعْدًا عَلَيْنَا إِنَّا كُنَّا فَاعِلِينَ).” (Enbiya 21/104.)

“Sûr’a üflenir ve Allah’ın dilediği kimseler dışında göklerdeki herkes ve yerdeki herkes ölür. Sonra ona bir daha üflenir, bir de bakarsın onlar kalkmış bekliyorlar. (وَنُفِخَ فِي الصُّورِ فَصَعِقَ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَمَن فِي الْأَرْضِ إِلَّا مَن شَاء اللَّهُ ثُمَّ نُفِخَ فِيهِ أُخْرَى فَإِذَا هُم قِيَامٌ يَنظُرُونَ)”  “Sûr'a üflenince Allah'ın dilediği müstesna göklerde olanlar ve yerde olanlar bayılırlar (ölürler). Sonra Sûr'a (ikinci defa) üflenince ölüler mezarlarından kalkıp bakınıp dururlar (وَنُفِخَ فِي الصُّورِ فَصَعِقَ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَمَن فِي الْأَرْضِ إِلَّا مَن شَاء اللَّهُ ثُمَّ نُفِخَ فِيهِ أُخْرَى فَإِذَا هُم قِيَامٌ يَنظُرُونَ).” (Zümer 39/68.)

"Dağları yürüteceğimiz ve senin yeryüzünü çırılçıplak göreceğin günü bir hatırla. Biz onları mahşerde toplarız da içlerinden hiçbirini bırakmayız. Hepsi saf saf Rabb'inin huzuruna çıkarılırlar. Onlara, ‘Andolsun, sizi ilk önce yarattığımız gibi bize geldiniz. Oysa siz, sizin için hesaba çekileceğiniz bir zaman belirlemediğimizi sanmıştınız’ denir. Kitap ortaya konur. Suçluları, kitabın içindekilerden korkuya kapılmış görürsün. ‘Eyvah bize! Bu nasıl bir kitaptır ki küçük, büyük hiçbir şey bırakmadan hepsini sayıp dökmüş!’ derler. Onlar bütün yaptıklarını karşılarında bulurlar. Senin Rabb'in hiç kimseye zulmetmez. (وَيَوْمَ نُسَيِّرُ الْجِبَالَ وَتَرَى الْأَرْضَ بَارِزَةً وَحَشَرْنَاهُمْ فَلَمْ نُغَادِرْ مِنْهُمْ أَحَدًا وَعُرِضُوا عَلَى رَبِّكَ صَفًّا لَّقَدْ جِئْتُمُونَا كَمَا خَلَقْنَاكُمْ أَوَّلَ مَرَّةٍ بَلْ زَعَمْتُمْ أَلَّن نَّجْعَلَ لَكُم مَّوْعِدًا وَوُضِعَ الْكِتَابُ فَتَرَى الْمُجْرِمِينَ مُشْفِقِينَ مِمَّا فِيهِ وَيَقُولُونَ يَا وَيْلَتَنَا مَالِ هَذَا الْكِتَابِ لَا يُغَادِرُ صَغِيرَةً وَلَا كَبِيرَةً إِلَّا أَحْصَاهَا وَوَجَدُوا مَا عَمِلُوا حَاضِرًا وَلَا يَظْلِمُ رَبُّكَ أَحَدًا)" (Kehf 18/47-49.)

“Kitabı sağından verilen;
— Alın okuyun kitabımı. Çünkü ben hesabıma kavuşacağımı sezmiştim, der.
Artık o hoşnut bir hayattadır. Yüksek bir cennettedir ki o cennetin meyveleri sarkmıştır. (Onlara denir ki)
— Geçmiş günlerde yaptığınız işlerden ötürü afiyetle yiyin, için.
Kitabı sol tarafından verilen ise der ki:
— Keşke kitabım verilmeseydi de, hesabımın ne olduğunu bilmeseydim. Ne olurdu o ölüm, iş bitirici olsaydı. Malım bana hiç fayda vermedi. Gücüm de yok olup gitti." (Hâkka, 69/19–29.).
“Biz, kıyamet günü için adalet terazileri kurarız. Artık kimseye, hiçbir şekilde haksızlık edilmez (وَنَضَعُ الْمَوَازِينَ الْقِسْطَ لِيَوْمِ الْقِيَامَةِ فَلَا تُظْلَمُ نَفْسٌ شَيْئًا وَإِن كَانَ مِثْقَالَ حَبَّةٍ مِّنْ خَرْدَلٍ أَتَيْنَا بِهَا وَكَفَى بِنَا حَاسِبِينَ)...” (Enbiyâ, 21/47.)

“Her kim zerre kadar hayır işlemişse onu görür. Her kim de zerre kadar şer işlemişse onu görür.” (Zilzâl 7-8.). “Herkesin yaptıklarına göre dereceleri vardır. Allah onlara yaptıklarının karşılığını tam olarak verir. Onlara haksızlık edilmez.” (Ahkaf, 46/19.)

“Güzel iş yapanlara daha güzeli ve fazlası vardır. Onların yüzlerine ne bir kara bulaşır, ne de bir zillet. (لِّلَّذِينَ أَحْسَنُواْ الْحُسْنَى وَزِيَادَةٌ وَلاَ يَرْهَقُ وُجُوهَهُمْ قَتَرٌ وَلاَ ذِلَّةٌ)” (Yûnus 10/26.)

“…Âyetlerimize iman edenler sana geldikleri zaman de ki: 'Selam size! Rabb'iniz kendi üzerine rahmeti (merhameti) yazdı. Şöyle ki: Sizden kim cahillikle bir kabahat işler de sonra peşinden tövbe eder, kendini düzeltirse (bilmiş olun ki) O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.' (وَإِذَا جَاءكَ الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِآيَاتِنَا فَقُلْ سَلاَمٌ عَلَيْكُمْ كَتَبَ رَبُّكُمْ عَلَى نَفْسِهِ الرَّحْمَةَ أَنَّهُ مَن عَمِلَ مِنكُمْ سُوءًا بِجَهَالَةٍ ثُمَّ تَابَ مِن بَعْدِهِ وَأَصْلَحَ فَأَنَّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ).” (En'âm 6/54.) “Ey kendilerine yazık eden kullarım, Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Doğrusu Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz O, çok bağışlayıcı ve çok mer­hamet edendir (قُلْ يَا عِبَادِيَ الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلَى أَنفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا مِن رَّحْمَةِ اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعًا إِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ).” (Zümer 39/53.)

“Allah katında (makbul) tövbe, ancak bilmeyerek günah işleyip sonra çok geçmeden tövbe edenlerin tövbesidir. İşte Allah bunların tövbelerini kabul buyurur. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. Yoksa, tövbe, kötülükleri (günahları) yapıp yapıp da kendisine ölüm gelip çatınca, “İşte ben şimdi tövbe ettim” diyen kimseler ile kâfir olarak ölenlerinki değildir (إِنَّمَا التَّوْبَةُ عَلَى اللّهِ لِلَّذِينَ يَعْمَلُونَ السُّوَءَ بِجَهَالَةٍ ثُمَّ يَتُوبُونَ مِن قَرِيبٍ فَأُوْلَـئِكَ يَتُوبُ اللّهُ عَلَيْهِمْ وَكَانَ اللّهُ عَلِيماً حَكِيماً وَلَيْسَتِ التَّوْبَةُ لِلَّذِينَ يَعْمَلُونَ السَّيِّئَاتِ حَتَّى إِذَا حَضَرَ أَحَدَهُمُ الْمَوْتُ قَالَ إِنِّي تُبْتُ الآنَ وَلاَ الَّذِينَ يَمُوتُونَ وَهُمْ كُفَّارٌ أُوْلَـئِكَ أَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَابًا أَلِيمًا)…” (Nisa 17-18.)

 “Nihayet onlardan birine ölüm gelince, “Rabb’im! Beni dünyaya geri gönderiniz ki, terk ettiğim dünyada salih bir amel yapayım” der. Hayır! Bu sadece onun söylediği (boş) bir sözden ibarettir. Onların arkasında, tekrar dirilecekleri güne kadar (devam edecek, dönmelerine engel) bir perde (berzah) vardır. (حَتَّى إِذَا جَاء أَحَدَهُمُ الْمَوْتُ قَالَ رَبِّ ارْجِعُونِ لَعَلِّي أَعْمَلُ صَالِحًا فِيمَا تَرَكْتُ كَلَّا إِنَّهَا كَلِمَةٌ هُوَ قَائِلُهَا وَمِن وَرَائِهِم بَرْزَخٌ إِلَى يَوْمِ يُبْعَثُونَ)” (Müminûn 23/99-100.)

“Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun dışındakileri ise dilediği kimseler için bağışlar (إِنَّ اللَّهَ لا يَغْفِرُ أَنْ يُشْرَكَ بِهِ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذَلِكَ لِمَنْ يَشَـاءُ وَمَنْ يُشْرِكْ بِاللَّهِ فَقَدْ ضَلَّ ضَلالا بَعِيدًا)…” (Nisâ 4/48.)

“Kalbi imanla sükûnet bulduğu hâlde olduğu hâlde zorlanan kimse hariç, inandıktan sonra Allah’ı inkâr eden ve böylece göğsünü küfre açanlara Allah’ın gazabı vardır (مَن كَفَرَ بِاللّهِ مِن بَعْدِ إيمَانِهِ إِلاَّ مَنْ أُكْرِهَ وَقَلْبُهُ مُطْمَئِنٌّ بِالإِيمَانِ وَلَـكِن مَّن شَرَحَ بِالْكُفْرِ صَدْرًا فَعَلَيْهِمْ غَضَبٌ مِّنَ اللّهِ)…” (Nahl 16/106.).

 “Onlar öyle kimselerdir ki, halk kendilerine, 'İnsanlar size karşı ordu toplamışlar, onlardan korkun.' dediklerinde, bu söz onların imanını artırdı ve 'Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!' dediler (الَّذِينَ قَالَ لَهُمُ النَّاسُ إِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُواْ لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ إِيمَاناً وَقَالُواْ حَسْبُنَا اللّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ).” (Âl-i İmrân 3/173. Ayrıca bkz. Ahzab 33/22.) “O, inananların imanlarını kat kat artırmaları için kalplerine huzur ve güven indirendir (هُوَ الَّذِي أَنزَلَ السَّكِينَةَ فِي قُلُوبِ الْمُؤْمِنِينَ لِيَزْدَادُوا إِيمَانًا مَّعَ إِيمَانِهِمْ)…” (Feth 48/4.)

“...Allah’ın sana verdiklerinden ahiret yurdunu ara, dünyadan da nasibini unutma, Allah sana nasıl ihsan ettiyse sende öyle ihsan et. Yeryüzünde fesat ara­ma, çünkü Allah fesatçı­ları sevmez…” (Kasas 76-78.)



 “De ki, hakk Rabb’inizdendir; dileyen inansın dileyen inkar etsin (وَقُلِ الْحَقُّ مِن رَّبِّكُمْ فَمَن شَاء فَلْيُؤْمِن وَمَن شَاء فَلْيَكْفُرْ).” (18/29; 5/99.